Lr aloe vera Ubb kayit
Örnek Resim
SON DAKİKA

Anasayfa > HABERLER > Asırlık Kürt çağrısı hala karşılık bekliyor!

Asırlık Kürt çağrısı hala karşılık bekliyor!

3102Kürt aydını Dr. M. Şükrü Sekban, daha 1923’te Ankara Hükümeti’ne sunduğu raporda Kürt ulusal-demokratik haklarının sözleşme dahilinde verilmesi halinde iki halk için de yaratacağı yararları halen karşılık bekleyen şu çağrıyla anlatıyor:

Bilindiği gibi II. Abdülhamid istibdatına son vererek 1908’de II. Meşrutiyet yönetimini kuran İttihat ve Terakki Hareketi’nin beş kurucu üyesinden ikisi Kürt aydınıydı. Bunlardan biri Malatya/Arapgirli Dr. Abdullah Cevdet (Karlıdağ) Bey, diğeriyse Diyarbekirli Dr. İshak Sükuti Bey idi. Abdullah Cevdet, 1930’lu yıllara kadar yaşamış ancak İshak Sükuti 1912’de vefat etmişti.

Hareketin temel amacı, 1878’de I. Meşrutiyet Meclisi’ni dağıtan Abdülhamid yönetimine son vermek ve Osmanlı’nın İttihat’ı yani “birliği” ve “Terakkisi” yani “birlikte ilerlemesi” ekseninde yeni bir “meşruti devrim” gerçekleştirmekti. Örgütün Diyarbekir’deki şubesinin adı da Osmanlı-Kürd İttihat ve Terakki Cemiyeti idi.

Abdülhamid istibdadına son verilmesi ve Meşrutiyet Devrimi’nin ilan edilmesinden sonra Dr. Abdullah Cevdet Bey, özelde hemşerilerine, genelde tüm topluma yönelik bir “hutbe” yayımlıyor ve bunu kitapçık olarak bastırıp yayıyordu. Bu söylevde, “Hemşerilerim ve ey Türkiyeli vatandaşlar! Bugün Hürriyet Bayramı’dır, haydi herkes barışın!” diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyordu:

“Umum vatandaşlar; Türk, Arap, Kürt, Arnavut, Ermeni, Rum, Bulgar, Yahudi hasılı Müslim ve Gayrımüslim bütün vatandaşlar, birbirinizi kucaklayın. İlim, hüner, sanat tahsiline, şirketler te’sisine el birliğiyle ve karşılıklı yardımlaşmayla çalışın. Birbirinizin lisanlarını öğrenin. Ecnebi lisanlarını, Fransız, Alman, İngiliz lisanlarından hiç olmazsa birini mutlaka çocuklarınıza öğretin…” (M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri-I, Özge yay. Ank.1994, s. 17-18).

Avrupa demokrasilerini ve özgürlükleri yakından gözlemlemiş, seçkin bir Osmanlı ve Türkiyeli aydın olarak Dr. Abdullah Cevdet, özgürlüklerin insan ve toplum yaşamındaki kaçınılmazlığını içselleştirdiği için hutbesini/söylevini şu sözlerle noktalıyordu: “Hürriyet canımızın canı; hürriyet, hayatın hayatıdır.”

Meşrutiyet Devrimi, ilk dönemde diğer halklar gibi Kürtler’de de büyük bir umut ve sevinç yaratmıştı. Kurulan iki meclisli (Meclis-i Mebusan ve A’yân Meclisi/Senato) Parlamento’da Kürtler de yerlerini almışlardı. Keza, 1865’te Dersim’de kurulan Kürd-Ermeni İstiklal Komitesi’nin ardından 1901 yılında kurulan Kürd Azm-i Kavî Cemiyeti’nden sonra 1908-1920 yılları arasında 20 dolayında Kürt demokratik örgütü kurulmuştu ki, bunların içinde siyasi partilerin yanı sıra kadın ve gençlik örgütleri ile çok sayıda kültür-eğitim derneği bulunuyordu. Yine bu örgütlerin 15 dolayında Kürt kimlikli gazete ve dergisi bulunuyordu. (Bu periyotlar için bkz. Malmisanîj-M. Lewendi; Li Kurdistana Bakûr û Li Tirkîye Rojnamegeriya Kurdî; Özge Yay.; Ankara; 1992).

Fakat bu umutlu bekleyiş fazla sürmemiş, iktidara gelen İttihat ve Terakki Fırkası yönetiminin Selanik Kongresi ile hemen tümüyle Balkanlı ve Kafkasyalı “Türk- İslamcı” şahsiyetlerin eline geçmesiyle başta Dr. Abdullah Cevdet Bey ile Ağrı Hareketi’nin lideri İhsan Nuri Paşa olmak üzere yurtsever Kürt aydınları bu partiden koparak Kürt demokratik örgütlerine geçmişlerdi.

Bu yönetimin Alman militarizmiyle birlikte girdiği I. Dünya Harbi yıllarında “etno-dinsel arındırma/tektipleştirme/Türk İslamlaştırma” politikası ekseninde uyguladığı soykırım, katliam, sürgün ve asimilasyon politikaları çelişkileri iyiden iyiye artırmıştı.

 

Mütareke ve “Milli Mücadele” dönemeci

İttihat ve Terakki yönetimindeki Osmanlı Devleti’nin Alman militarizmiyle birlikte yenilmesi üzerine iktidara gelen Hürriyet ve İ‘tilaf Partisi, Kürtlerin kopuşunu engellemek için kolları sıvamış ve en büyük Kürt örgütü olan Kürdistan Teali Cemiyeti yöneticileriyle, “Kürdistan’a özerklik verilmesi” temelinde anlaşma yapıyordu. İngiltere Hükümeti de bu temelde görüşmeler yapmış ve taahhütte bulunmuştu.

Padişah görevlendirmesi ve İstanbul’daki İngiliz işgal güçlerinin izniyle İstanbul’dan ayrılarak Samsun üzerinden Kürdistan’a geçen Mustafa Kemal’in asıl amacı ise Kürt halkının desteğini sağlamak ve Rojava bölgesinde Fransızlara karşı “çete savaşı”na başlamış olan sivil kuvvetleri yanına almaktı. O dönem Halep vilayetine bağlı olan Maraş, Antep, Urfa, Antakya bölgesindeki çetelerin önemli bir bölümü Kürt çeteleriydi. Sadece Antep’teki 16 çetenin 12’si Kürt çetesiydi.

Nitekim, 1919-1920’lerde imzalanan Erzurum, Amasya, Sivas Kongre Protokolleri; 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa); Mustafa Kemal’in Meclis konuşmaları; 1922’de Meclis’te görüşülen “Kürt özerkliği”ne ilişkin kanun tasarısı; buna bağlı olarak bizzat “Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal” imzasıyla cephe komutanlıklarına gönderilen genelgeler; 1923’te yeni devletin eşitlikçi yapılanması konusunda gazetelerin baş yazarlarına İzmit’te yapılan açıklamalar ve nihayet “Türk ve Kürt delegasyonu” adına Lozan’a katılan Kürt kökenli İsmet (İnönü) Paşa’nın iki halkın eşitliğine ilişkin söylemi, Ankara Hükümeti’nin izleyeceği yeni politikanın ana hatlarını oluşturuyordu. Nitekim Dersim/Koçgiri bölgesinden 1920/21’de yapılan resmi başvurular da esas olarak bu vaatlerin güvenceye alınmasını hedefliyordu.

 

Mustafa Kemal’in “ikili” politikası

Mustafa Kemal, bir yandan Kürtlerin desteğini sağlamaya çalışırken bir yandan da İngiliz yetkililerin Kürd Cemiyeti  temsilcileriyle “Kürdistan’a özerklik verilmesi” temelindeki  mutabakat metnini bir Fransız periyoduna sızdırarak Fransızların İngiltere’ye tepkisini çekmeyi başarıyor ve Amerikalı ajan-gazeteciler aracılığıyla 1921 ve 1922 yıllarında her iki devletle de gizli anlaşmalar imzalıyordu. Böylelikle Kürdistan’ın güney ve batı bölümlerinin bu devletler arasında bölünmesi koşuluyla Ege’de Yunanlıların, güneyde İtalyanların ipi çekilmiş oluyor ve Kemalistlerin işi kolaylaşıyordu.

1921-1922 yıllarında Ankara Hükümeti’nin İngiliz ve Fransız hükümetleriyle imzaladığı gizli anlaşmalar, hem İngilizlere bırakılan Güney Kürdistan’da hem de Fransızlara bırakılan Güneybatı Kürdistan’da -yani Rojava’da- tepkilere yol açmıştı. Osmanlı/Türk yönetimi bir yandan askeri kanaldan Güney Kürtlerini İngiliz yönetimine karşı kışkırtarak güç kazanmaya çalışıyor, bir yandan da Mustafa Kemal’den çok önce Fransızlara karşı isyana duran Rojava Kürtlerini oyalamaya çalışıyordu.

Ancak 1922’de bu gizli anlaşmaları haber alan Çiyayi Kurdan/Kürd Dağı Bölgesi Kürtleri, Ankara’ya gelip bir Mutalebât (Talepler Listesi) hazırlayarak Meclis’e veriyordu. Bu “muhtıra mektupta”, adeta bugünkü trajik gelişmeler görülürcesine bölünmeye şiddetle karşı çıkılıyordu.

Bu gelişmelerden sonra 6 Mart 1923’te Meclis’te bir konuşma yapan Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, “Türk’le Kürt teşrik-i mesai ederek yaşamazlarsa, ikisi için akıbet yoktur. Bu nedenle, herhangi biri diğerine ihanet ederse ikisi için de akıbet yoktur” diyerek tarafları uyarıyordu. O zaman bu sözler ayakta alkışlanıyor ancak iki yıl sonra, 1925 Hareketi bahane edilerek Yusuf Ziya Bey idam ediliyordu.

 

Dr. Sekban’ın anlamlı çıkışı: “Kürdler Türklerden ne istiyor?”

Yine 1923 yılı içinde, sonradan “150’likler” içine alınacak olan ünlü Kürt aydını Dr. Mehmed Şükrü Sekban, Ankara Hükümeti’nde Bayındırlık Bakanı olan hemşerisi Fevzi Pirinççizade aracılığıyla Hükümet’e bir muhtıra-mektup göndererek Kürtlerin isteklerini ve Kürt sorununun demokratik çözümünü başlıklar halinde ortaya koyar. “Kürtler Türklerden ne istiyor?” başlıklı bu muhtıra-mektupta Kürtlerin Türklerle eşit yaşaması talebi açıkça dile getirilir. Mehmet Şükrü Sekban Bey, Kürt halkı adına isteklerini, Türk yönetimlerinin adeta bir kutsal metin gibi sundukları Misak-ı Milli’ye ve “1921 Anayasası“na dayandırır.

Misak-ı Milli’nin 1. maddesinde şöyle denmektedir: “Bir takım dinsel ve kültürel bağlarla bir diğerine bağlı ve aynı amaç ile dolu unsurlardan oluşan ve işgal çizgisinin ötesinde ve berisinde oturan Osmanlı ve Müslüman çoğunluğunu kucaklayan topluluklar, birbirlerinin ırksal (milli) haklarına ve toplumsal koşullarına karşılıklı saygılı olmak koşuluyla hiçbir bahane ile fiilen ve hukuken ayrılmayı kabul etmezler.” (M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri-I, s.36)

Kürt aydını Sekban’ın ikinci ölçütü ise 1921 Anayasası’nın 22. maddesidir. Bu maddede ise şöyle denmektedir: “Aralarındaki ekonomik, toplumsal ve dilsel ilişkilere göre iller birleştirilerek Genel Müfettişlik bölgeleri oluşturulur.”

Sekban, bu maddelerden yola çıkarak önerisini şöyle koyuyor:

“Mesele basit. Çoğunlukla Kürtlerin yaşadığı bölgeleri 22. maddenin öngördüğü üzere birleştirelim ve Genel Müfettişlik kuralım. Bu genel müfettişliklere aynı yasanın 23. maddesini olduğu gibi uygulayalım. Bugünkü İller İdaresi Kanunu’nun içeriği de amacı sağlar. Yalnız bu kanunda vurgulanmayan bir maddeyi ekleyelim: Genel Müfettiş Kürt olmalıdır. (…) Genel Müfettişlik bölgesinde yapılacak genel seçimlerde seçilecek milletvekilleri Genel Müfettişlik yönetiminde İl Büyük Genel Meclisi adıyla toplanarak kendi sınır ve yetkileri içinde yasaların ve düzenliğin yanı sıra Genel Müfettişlik bütçesini düzenleyecek ve yürütülmesini belirleyecektir. Bu meclisin yetkileri bir Eyalet Parlamentosu (Landtag) niteliğinde olacaktır. Türkiye ve Kürdistan’a ilişkin diğer konular için Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi’ne Kürt milletvekilleri önceden olduğu gibi devam edeceklerdir.” (Bkz. Age, s. 36-37)

Kürt aydını Dr. M. Şükrü Sekban, daha 1923’te Ankara Hükümeti’ne sunduğu raporda Kürt ulusal-demoktratik haklarının bu yolla verilmesi halinde yaratacağı yararları da şöyle belirtiyor:

“Başta 1921 Anayasası olmak üzere mevcut devlet yasalarının metin ve ruhuna uygun ve Misak-ı Milli’nin kapsamına denk düşen bu önerim kabul edilirse, bütün Kürt yurttaşları büyük bir içtenlik ve bağlılıkla ülkeyi ve ortak milli amaçları gerçekleştirmeye son derece büyük bir çaba ve gayret gösterirler. Kürt Misak-ı Millisi olarak da adlandırılan ve adlandırılmaya da layık olan istekler -ki ‘Kürt, diline hakim ve emeğine sahip olmalıdır’ cümlesiyle özetlenebilir- bu suretle gerçekleşerek iki kardeş millet arasındaki tarihi dostluk bağları bir sözleşme ile güçlendirilmiş olur.”

İşte tarihin haklı tanıklarından Dr. Mehmed Şükrü Sekban’ın, daha 1923’teki çözüm önerileri…

 

1925 “Kürt İhtilali”nin ardından Kürt ulusal istekleri

“Kürtlerin ülkesi ve milletiyle dörde bölünmesi” ile sonuçlanan yani bedeli Kürtlere ödetilen Lozan Antlaşması‘nın imzalanmasından bir yıl sonra, yani 1924’te, “Türk’ün süngüsünün göründüğü yerde Kürtlük biter” sloganıyla “Kürt sorununu süngüyle çözme” edebiyatı başlamıştı. Kürt aydınları haklı olarak bu politikayı “kan ve demir siyaseti” olarak nitelendiriyor ve buna karşı çıkıyorlardı. Nitekim, bu politikalara bir tepki olarak yine Kürt aydınlarının oluşturduğu Kürd Cemiyeti’nce, “gerçekte bir ihtilalden çok bir devrim” olarak nitelendirilen “1925 Büyük Kürt Ulusal Ayaklanması” gerçekleştiriliyor ve iki yıl önce Meclis’te sözleri ayakta alkışlanan yukardaki sözlerin sahibi dahil onlarca Kürt aydını idam ediliyor ve sayıları on beş bine varan yurtsever Kürt de katlediliyordu.

Katliamdan kurtulup ülke dışına çıkan Kürt aydınları, “Kürd Cemiyeti” adıyla örgütleniyor ve 20 Mayıs 1926’da dönemin Başbakanı İsmet Paşa’ya son derece önemli bir “muhtıra” göndererek durum belirlemesi yapıyor ve “Kürd Metalib-i Millisi” başlığı altında “Kürt Ulusal İstekleri”ni iletiyorlardı. Bu son derece önemli ve ayrıntılı diplomatik belgede bugünü görürcesine bir de uyarı yapılıyordu:

“Eğer genç Türkiye Cumhuriyeti ve muhterem yöneticileri Türk ve Kürtlerin birarada yaşamasını gerçekten istiyor ve Kürtlüğün kuvvet ve kudretinden yararlanmayı ve Kürtlükten çok Türklüğün varlığını sağlamlaştırmayı ve en azından Kürt milletini kazanmayı hedefliyorsa, tek çözüm yolu ve ilaç 20. yüzyıl uygarlığının ulus ve özgürlük prensiplerine saygı ve uyma ile Kürtlerin yaşam hakkını kabullenmek ve bu suretle Avrupalılara, dost ve düşmana karşı olgunluğunu ve siyasi yeterliliğini göstermektir.” (M. Bayrak: Kürtler ve Ulusal Demokratik Mücadeleleri; Özge Yay.; Ankara; 2013; s.498).

Aksi takdirde neler olabileceği de adeta sonraki acılı süreç önceden görülmüşçesine tek-tek sıralanıyor.

 

Küçük ve anlamlı bir anı

PKK Lideri Abdullah Öcalan, 1999’da Avrupa’ya çıkarak Roma’da ikamet ediyordu. O tarihlerde ben de 10 yıl 6 aylık hapis cezamdan ötürü zorunlu olarak Almanya’da yaşıyor ve Hevi gazetesinde köşe yazısı yazıyor, araştırma yazıları yayımlıyordum. Daha ülkedeyken kitaplarımda yayımladığım birçok diplomatik belge ve broşürü bu kez, “Sürgündeki Kürt Aydınlarının Diplomatik ve Yarı-Diplomatik Girişimleri” adı altında tefrika ediyordum. Henüz yayını devam eden bu dizi yazılar, Öcalan’ın dikkatini çekmiş olmalı ki, Yaşar Kaya aracılığıyla benden tamamını istetmişti. Zaten o tarihlerde bir “Yargılayan Savunma”nın ön çalışmalarını yapmak üzere ülkeden ve çeşitli ülkelerden gelen yazar ve hukukçulara, 1909-1949 yılları arasında çeşitli uluslararası platformlara verilen çok sayıda diplomatik belge ile başkaca dokümanları bir dosya halinde teslim etmiştim. Bu konuda bir ön çalışma yapılarak kısmen Özgür Politika’da yayımlanmıştı. Ancak sonraki gelişmeler kapsamlı bir çalışmaya fırsat vermemişti. Oysa özellikle XOYBUN ve sürgündeki Kürt Aydınlanma Hareketi’nce yürütülen diplomatik faaliyetler, Kürt halkının ne denli haklı bir mücadele sürdürdüğünü tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.

Burada son derece özet olarak verdiğim “asırlık” birkaç belge bile kimin haklı kimin haksız olduğunu tüm açıklığıyla ortaya sermiyor mu?

MEHMET BAYRAK

01 Şubat 2015

 

Bir Cevap Yazın

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Portalımız açık kaynak özgür yazılım araçları kullanılarak hazırlanmıştır.CopyLEFT | 2014 | Dersim 37-38 | Ortak Bellek Platformu
İLETİŞİM: Konur Sokak No:24/17 Kızılay/ANKARA Telefon : 0 312 435 6221 E-Posta: ortakbelleklplatformu@gmail.com www.dersim37-38.org